Eyl/093
İnovasyon İçin Kelebek Stratejisi! (1)

Bugünlerde pek çok ekonomi ve çoğu firma durgunluktan kurtuluşu gerek çeşitli bildik, gerekse teorik ve vaatleri birbirinin çok benzeri stratejilerde arıyor. Basitçe; serbest piyasa ekonomisinin hakim olduğu sektörlerde fiyat rekabetin akıbetini belirleyen temel faktör olurken, nispeten daha sakin sularda tüketicinin temel beklentilerinin üzerine katma değer üreterek sadakat sağlama girişimleri hakim. Her iki ekonominin en marjinal ucunda da olsanız, ortalarda bir yerde de yer alsanız ortak beklenti ise yenilik ya da orijinalinden türetilmiş haliyle “inovasyon”. Bakkalı, kuruyemişçisi, kahvecisi, televizyon üreticisi, habercisi, bankacısı, kısacası hemen herkes sihirli değneğin dokunuşu ile çıkıverecek o mucizevi yeniliğin peşinde. Ben bunu kendini tırtıl sanan ve zamanla kelebeğe dönüşeceğini düşünen bir hayalgücü olarak görüyorum. Ancak tırtıl bile olsanız fütursuzca sömürdüğümüz tabiatın bu ironiyi kaldırıp sizi kelebeğe dönüştüreceğini beklemek oldukça büyük bir iyimserlik olacaktır.
Prof. Dr. Çağlar Güven, 26 Temmuz tarihli Radikal 2’deki yazısında durumu şu şekilde özetliyor: “Kapitalizmi bilmesek de pazar ekonomisinin sonu geldi. Piyasa amentüsünü kabul eden herkes artık şapkasını önüne koyup düşünmek zorunda. Kapitalistlerin ne yapacakları açık: Sermaye birikiminde ilk amaç rekabeti ortadan kaldırmak, tekelci kâr hadlerine ulaşmaktır”. İddialı bir kehanet mi dersiniz? Bence asıl iddialı kehanet, komünist blokun çökmesinden sonra Francis Fukuyama’nın evrensel sosyalist sistemin öldüğünü ve kapitalist sistemin tek süper güç olan ABD tarafından dünyayı tek başına kontrol altına aldığını söylemesiydi. Hatta Fukuyama bununla da kalmayıp kinayeli bir biçimde “tarihin sonu”nu ilan etmişti. Tabii biz o sıralarda Türkiye’de kendi yapay gündemlerimizle meşguldük ve henüz kendimizi bir tırtıl olarak hayal etmekten çok uzak bir dünyadaydık. Peki, kriz gelmeden üç yıl önce global kriz yaklaşıyor diyen ve sonradan “ekonomi kahini” ilan edilen Nouriel Roubini’nin ismi o dönem hangi medyamızda, ne kadar yer bulmuştu? Derken dünyanın tekerleği patladı ve herkes bir yana savrulmaya başladı. “Biz çok gördük, bize dokunmaz, teğet geçer, hissederiz ama uzun sürmez…” derken Forbes verilerine göre Türkiye’nin en büyük 100 zenginin toplam 111 milyar ABD doları eden varlığı 2008 sonunda 56 milyara gerilemişti. İşte, 2009’dan beri bu kayıp 55 milyar dolar için tabiat destekli “Kelebek Stratejileri” yaratmaya çalışmamıza giden yolun kısa tarihçesi bu.
Amin Maalouf’un “Çivisi Çıkmış Dünya”sında insanlığa melankolik bir iyimserlikle bakması, karamsarlığıma bir parça merhem olsa da gerçekte patlak tekerlekle patinaj yapan tırtıllarla dolu bir dünyayı izlemek zihnimdeki karaltıyı her geçen gün büyütmeye devam ediyor. Bu yetmezmiş gibi bir de son dönemde “Alın, verin, ekonomiye can verin” reklamları arada es vermek için izlediğim herşeyin arasına kabus gibi eklendi. Oysa tam da herşeyi halletmiş üç geyle nasıl iletişim kuracağımızı, hayatımızdaki yeni şeyleri ve merak ettiklerimizi keşfetmeye başlamıştık (!).
Bu kısa reklam arasından sonra kelebek stratejimize geri dönelim. Şirket sahiplerinin ve yöneticilerin beklentileri çok net, ancak denklem kuantum teorisi kadar karışık. Çoğu denklemi oluştururken kullanılan veriler de ya eksik ya da yanlış/yanıltıcı. Kullanılan yöntemler ise daha yazımın başlangıcında bahsettiklerim gibi geçerliliğini çoktan yitirmiş ya da en iyi ihtimalle duruma uygunluğu son derece tartışılır stratejiler. Sihirli formülü elde etmek için ya denklemde çeşitli iyileştirmeler ve sadeleştirmeler yapılması gerekiyor ya da gökten zembille inmesi. Strategy+Business’ın son sayısındaki bir makale inovasyon için önce yeniliğe zemin hazırlayan bir çalışma ortamı ve kültürün yaratılması gerekliliğini anlatıyor. Google gibi firmalar pek çoğumuzun bildiği üzere en azından merkez ofislerinde bunu (kimine göre dozunu abartsalar da) gerçekleştirmeye çalışan bir vizyona sahipler. İnovasyonu kişilerden bekliyorsanız, bunu sekizle beş arasında nefes alınması güç kravatları ile beklemeyin diyor makale özetle. Aynı makaleye konu olan bir araştırma sonucunda ise Google gibi yenilikçi firmaların dışında kalan çalışanların 2008 yılında işverenlere olan güven endekslerine çok büyük bir düşüş söz konusu; kriz döneminden önce her yüz çalışandan 79’u işverenine güvenirken krizden sonra bu rakam yüzde 22. Diğer bir deyişle inovasyon beklediğiniz beş kişiden dördü size güvenmiyor.
– Yazının devamı, çok yakında…
04:18 on 09 Eylül 2009
tesekkürler güzel paylasım
01:08 on 14 Eylül 2009
güzel makale teşekkürler..
09:17 on 14 Eylül 2009
emeğinize sağlık